Ufkî şehir ve insan


Merhum Turgut Cansever, her şeyden önce ilmini, üslubunu ve estetik anlayışını bu topraklar üzerinden kurmuş bir mimardı. Bilgeydi, çünkü bilgisi bu coğrafyaya sadıktı, yalnızca bu coğrafyanın hikmetiyle, irfanıyla ve imanıyla doluydu. Onun mimarî anlayışında İslâm, iman, ihsan peş peşe gelirdi. Dolayısıyla kendinden başka kimseye hayrı dokunmayan bir mimarlık anlayışına uzaktı, tam karşısındaydı. Mimarlığın dünyayı güzelleştirme aracı olduğuna inanıyordu. Onun nazarında önce aile, sonra ev vardı. Kadim şehir geleneğimizde de öncelik böyle olduğundan mahalle bir aileydi. Mahalleyi oluşturan evler bir evin sakinleri gibiydi. Birbirini rahatsız etmeyecek ölçüde yan yana, mahremini yaşayacak kadar uzak. O evlerin önünden geçen insan vakurdu, yürüyüşünü asalet, zarafet ve merhamet belirginleştirirdi. Var oluşuna bir anlam atfederken bu nispetten faydalanırdı. Nispet, Cansever için yalnız mimarî anlamda değil yaşamın her alanında güzellik vesilesiydi. Ölçü her şeydi. Evlerin yan yana dizilişinden o evlerdeki oda ve bahçe planlamasına, mahalle planlamasına, şehir planlamasına dek her şey bir ölçüye dayanmalıydı. Tıpkı insan ilişkileri gibi: sade ve samimi. Bütün her şey birlikte düşünüldüğünde, ölçü asla bozulmamalıydı ve daima birliği temsil etmeliydi: tevhidi.

Turgut Cansever'in kentleşme ve artan nüfus karşısındaki en büyük umudu ufkî şehirdi. Bir-iki katlı, mecburiyet doğduğunda en fazla üç katlı, mutlaka bahçeli ve müstakil olan konutların oluşturduğu şehri, ufkî şehir olarak tanımladı Cansever. Sık sık makalelerinde ve konuşmalarında 1950 yılına kadar İstanbul başta olmak üzere birçok şehrimizin bu tanıma uygun evlerden oluştuğunu belirtir ve insanlarımızın bu tip evlerde, şehirlerde yaşamak istediğini söylerdi. Günümüze doğru gelirken, Türk Ailesinin Yaşadığı Mekânlara/ Konutlara İlişkin Eğilimler konusunda o dönemki adıyla Başkanlık Aile Araştırma Kurumu'nun yaptığı bir araştırmaya göre insanlarımızın %91,65’i bir-iki-üç katlı bahçeli ve müstakil evlerde oturmak istemekteydi. Bunun başlıca sebeplerinden biri, evlerin içindeki ve dışındaki yaşayışın, yani yaşamla birlikte oluşun Türk insanın yaşam şekliyle, gelenekleriyle, görenekleriyle, âdetleriyle çakışır bir tarafı olmamasıydı. Cansever'in deyimiyle ne zaman ki 'makine çağı'ndan bahsedilmeye başlandı, ev de makine olarak görüldü. Nitekim "ev bir makinedir" sözünü ilk söyleyen de bir mimardı: Le Corbusier. Evin makineleşmesi, önce insanın doğadan, doğal olandan uzaklaştırdı. Böylece ev, içinde zaman geçirilen bir nesneler bütünlüğüne dönüştü. Evin bu dönüşümü hemen beraberinde şehirlerin dikey bir planda yükselmesine sahne oldu. Yalnız Avrupa'da değil, Amerika'da ve Uzak Asya ile Uzak Doğu da bu dönüşümden nasibini aldı. Cansever hep şuna dikkat çekti: İnsanın yaratılışından gelen ve Peygamber Efendimizin de üzerinde durduğu "bakma, görme, izleme, tefekkür etme" eylemleri yok oldu. Herkes aynı şeylere bakmak, aynı şeyleri görmek ve aynı hayatı yaşamak zorundaydı artık. Çünkü dikey bir yaşam, tıpkı kelimenin anlamı gibi kişisel yükselişle irtibatlıydı. Hızla, acelecilikle, madde ve eşya düşkünlüğüyle, gösterişle.

Hayatın hiç özümsenmediği ve ciddi bir anlam kaybının yaşandığı bu yatay şehirlerin tehlikesini çok önceden gören Cansever de daima ufkî şehrin üzerinde durdu. Ufkî şehir, insanın inançlarından hareketle ortaya çıkan bir yapıyı sunmaktaydı. Ulaşımıyla, altyapısıyla, sosyal donanım sistemleriyle ve elbette güvenliğiyle ufkî şehir daima inanç odaklıydı. Şöyle demiştir bir yazısında: "Şehir ve şehir imajı İslâm kültüründe Cennet tasavvurunun bir yansımasıdır. Cennet bütün çelişkilerin yok olduğu ortamdır. Cenneti yeniden inşa edenler, her yüce ferdin, yalnız Allah'a karşı sorumlu varlıkların dünyevî ilişkiler ortamında şeytanî sapmaların çelişkilerine düşmesini önleyecek olan bir büyük Erdem'in, yani yaradılış yasalarının bilgisine dayanarak ve bu yasalara kayıtsız şartsız uyarak bu cennetleri (şehirleri) inşa edebilmişlerdir."

Ufkî şehir işte budur: gerçek, yanılgılardan ve yansımalardan (Jean Baudrillard'ın deyimiyle simülasyondan) uzak, arınmış, zühdü de renkliliği de ayrı ayrı yaşayabilen ve yaşatabilen, vakar sahibi, huşu hissini daima sunan, çözüm odaklı, tezyînî, tarihî şehir. Ufkî şehir 21. yüzyılın cenneti olarak gösterilen Uzak Doğu şehirlerinden değildir. Chicago ve New York hiç değildir. Bu dikey şehirlerin insanı "fast" kavramının tuzağına çoktan düşmüş, yaşadığı evin ve şehrin hayatına ne boyutta etki ettiğini görmeyen ve fakat buna rağmen dünyaya sıkı sıkı tutunmuş insandır. Sanat, ahenk, estetik, üslup, sadelik ve anlam; dikey şehirlerde ve mekânlarda yaşayan insan için olsa olsa nostaljidir, romantizmdir. Oysa ufkî şehir sürekli ve yeniden idrâk sunar. Kendi içinde daimi bir yeniliği vardır. Yeni fikirlere, yeni boyutlara olduğu kadar yeni sorunlara ve yeni çözümlere de daima açıktır. Bir derviş halkası gibi sürekli nefes alır, nefes verir, yani yaşar. Bu yaşayış birbirinden kopmayan, misafirliği ve komşuluğu hayatının en kadim ve hassas noktalarına koyan insanlara seslenir sürekli. İkiliği değil bir olmayı vurgular. Ufkî şehir asla tevhid boyutundan uzaklaşmaz. Birliği söyler, söyletir.

Ufkî şehir düşüncesiyle derhâl, hassasiyetle ve ciddiyetle buluşmamız gerekiyor. Türk evleriyle birlikte Türk mahallelerine, yani ufkî şehre ihtiyacımız var. Bu hepimiz için en acil ihtiyaç. Çünkü tevazu orada, sadelik orada, sükûnet orada, vakar ve huşu orada bizi bekliyor. Ruhi zenginlik ve dünyayı güzelleştirme, kalıcı ve esaslı bir iz bırakma imkânı orada duruyor. Bu imkâna kavuşmak, yaşamak ve yaşatmak için son derece kararlı olunmalı ve ehil sahibi, bilinçli beyinlerden sürekli destek alınmalı. Yazıyla, sözle, gönülle, icraatla. Sürekli acele etmeye odaklı bu hayatımızda, acelecilik önceliğini bu konuya vermeliyiz; ufkî şehirlere.

Yağız Gönüler
(Millî Mecmua, 2, Mart-Nisan 2018)

Gerçek bir er kişi


Büyük karakterlerin tarih sahnesinden çekilişleri, isimlerinin aksine sessizce olmuştur. Bunda zamanın politik-siyasi atmosferinin de etkisi görülür, söz konusu karakterin 'evsiz'liği de. Bu evsizlik, içinde vatan hasretinin, eş hasretinin, evlat hasretinin çok olmasından da kaynaklanabilir. Yahut vatanına hizmet aşkını farklı bir coğrafyada sürdürmek zorunda kalmak da bir sebep olabilir. Hemen akla Mehmet Âkif Ersoy ve Enver Paşa geliyor. Birbirlerinden ne kadar ayrı karakterler ama aynı yola çıkan o kadar çok özellikleri, emekleri var ki bunu ancak tarih bilimi ortaya koyabiliyor. Sessizce çıkıp gidiyorlar hayatlarımızdan. Ancak fikirleriyle, mücadelelerinin kuvveti ve samimiyetiyle daima yaşıyorlar. İşte bu yüzden, asla ölmüyorlar.

Nihal Atsız'ın da dünya hayatına veda edişi kendince bir sessizliğe, özel bir biricikliğe sahip. Elbette kalabalık bir merasim, on binlerce kişi. Ancak 'içeride' çok farklı bir fotoğraf var. Neredeyse hayatı boyunca 'inançsız' gibi görülen ve gösterilen Atsız'ın cenazesinde birçok tasavvuf ehli saf tutmuş, onun Allah rızasına mazhar olabilmesi için dua etmiştir. Böyle bilgiler tarih kitaplarından daha çok anılarda ortaya çıkıyor. Prof. Dr. Ayhan Songar'ın çeşitleme adlı anı kitabında şu cümleleri okuyoruz:

"Er kişi niyetine, deyip sordular. Nihâl Atsız’ı nasıl bilirsiniz? Saflar arasından bir ses, Fethi Gemuhluoğlu’nun sesi: Hocam birde soruyorsun, belki hayatında ilk defa böyle gerçek bir er kişinin namazını kıldırıyorsun!"

Bu anının biraz daha detaylı hâline Yavuz Bülent Bakiler'in Türkçülük Turancılık Davasında Sorgular Savunmalar kitabında ulaşabiliyoruz:

"Cenaze namazından sonra imam efendi teamüle uyarak sordu:
- Merhumu nasıl bilirsiniz ey cemaat-i müslümin?
Benim sevgili ağabeylerimden Fethi Gemuhluoğlu’nun sesi yükseldi:
- Bu musalla taşı onun kadar bir er kişiyi çok az görmüştür hoca efendi!
- Hakkınızı helal ediyor musunuz?
Cami avlusu: Helal olsun! Helal olsun! Helal olsun! sesleriyle dolup taşarken, aynı safta yan yana durduğumuz kayınpederim İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun sesi pek duyulmadı:
- Üzerimizde onun hakkı vardır hoca efendi! Bizim onda ne hakkımız olacak?"

Bu anılar yukarıda bahsetmeye çalıştığımız kendince sessizliğin en güzide misalleri. Öyle ki Atsız'ın mezarı başında Tekasür suresi okunmuştur. Hatırlayalım: "Çoğunluk olmak iddiânız sizi o kadar meşgul etti ki, mezarları ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz. Hayır, öyle olmayın; yakında bileceksiniz."

Karacaahmet'te okunan bu şifa, aslında Türk milliyetçiliğini doğrudan kafatasçı, faşist, gerici ilan edenlere birer tokattı. Sayıların değil yüreklerin önemi vardı bu davada. Bu dava bir gönül davasıydı. Ve üstelik en zor yıllarını geçiriyordu. Fikirleriyle milyonlarca gence rehber olmuş Necdet Sancar, Nurettin Topçu, Nihâl Atsız bir yıl içinde âlem-i bekâ'ya göçmüştü. Onlardan önce, 1960'ların hemen başında Peyami Safa'nın vefatı, bu fikir zincirinde yaşanacak boşluğun habercisi gibiydi. Ancak âlem boşluğu kaldırmazdı. Yerlerin ve Göklerin Sahibi, Türk dünyasını boş bırakmadı elhamdülillah. Bu zincir her zaman sürdü, her zaman birdi ve binleri peşinden sürükledi, sürüklüyor. Çünkü kökeninde, bir gönül coğrafyası olan Anadolu var. Malazgirt'ten Büyük Taarruz'a kadar...

Ülkemizde geçmişte de bugün de Atsız'ı sevmenin hep bir bedeli oldu. Bunu en güzel ifade eden, ona uzun yıllar dostluk etmiş, kendi fikirlerini inşa ederken onun fikirlerinden yoğun biçimde beslenmiş Yavuz Bülent Bakiler:

"Dün olduğu gibi bugün de Atsız'ı okumak, Atsız'ı sevmek, kırk ayrı noktadan, kırk ayrı sebeple hücumlara hedef olmaya yol açar. Bunlar benim umurumda değildir. İsterse bana kırk bin noktadan çemkirenler, homurdananlar, sövüp-sayanlar olsun. Ben dün olduğu gibi bugün de kanaatlerimi olduğu gibi yazıp konuşacağım: Nihal Atsız, aziz milletimizin yetiştirdiği büyük dâvâ adamlarından biridir. Gerçek anlamda bir er kişidir. Bir karakter abidesidir. Tarihimizin, dilimizin, edebiyatımızın yürekli kalemlerindendir. Yeri kolay kolay doldurulamayacak müstesna ilim adamlarımızdandır. Ve tabii, ayet-i kerimede de belirtildiği gibi 'Emrolunduğu gibi dosdoğru olan' dosdoğru konuşan, dosdoğru yazan bir mütefekkirimizdir."

Okunan yüzlerce anıdan sonra nihayet birkaç belgesel çekilse de bunlar yeterli bir seviyede olmadı. Atsız'ı doğru düzgün tanımak sadece onu gerçekten tanıyanlara nasip olabilirdi. Türk çocuklarına okullarda nasıl Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak Paşalar yanlış tanıtıldıysa, Atsız gibi isimler de yanlış tanıtıldı. Daima eğrisi okutuldu, doğrusundan bahsedilmedi. Nihayet gelinen yer itibariyle söylenebilir ki günümüz fikir dünyası böyle 'ateşli karakterlerden' yoksun olduğu için de ninni mukabilinde kelamlar ediliyor. Merhamet, vicdan, kardeşlik gibi ulu kavramlar birer lakırdı kisvesine bürünüyor. Kusur aramayıp kusur göstermemesi gereken 'mümin'ler, en yakınının kusurlarını arayıp göstermek için birbirleriyle yarışıyor. Bu tip atmosferlerde 'hakikatli insan'ın yetişmesi de elbette mümkün olmuyor. Hakikatli insan yetişmeyince, hakiki genç de yetişmiyor. Bundan mütevellit her zaman okumak, eskileri okumak ve daima okumak. Neden? Viyaklamamak için. Cemil Meriç'in Jurnal adlı eserinin 1. cildinden:

"Necip Fazıl, Atsız, Serdengeçti birer dâva adamı idiler. Yaşıyorlardı ve bağırıyorlardı. Bu çocuklar viyaklıyor. Onların hiçbir günahı yok. Oynasınlar diye beynimizi verdik ellerine. Beynimizi yani dili. Şarjörü çıkarılmış bir tabanca bu dil, tehlikesiz. Oyuncak bir tabanca. Ve tek oyuncakları o."

Kişi sevdiğiyle beraberdir. Atsız'ı sevenlere bakmak, onu yanlış anlamamak konusunda çok kritik bir hamle olabilir. Bir Müslümana da evvela bu yakışır.

Yağız Gönüler
(Millî Mecmua, 1, Ocak-Şubat 2018)

Siyasî dilimiz neler söylüyor?

Yakın siyasi tarihimiz dil sürçmeleriyle pek meşhurdu. Siyasiler daha önce kullanmaya alışık olmadıkları kavramlar ve zaman zaman da 'halk diline inme' gayretleriyle türlü türlü hatalar yaptılar konuşurken, demeç verirken. Olan oldu ve youtube bu konuda ciddi bir arşiv sunar hâle geldi. Bazen tarih de affedir ama arşiv asla affetmiyor. Siyasi tarihimize dair arşivlik kitaplar özellikle son 10-15 yılda ciddi biçimde arttı. Bazen gazete yazıları bazen de dergi makaleleri bir araya geliyor ve ortaya arşivlik kitaplar çıkıyor. Yıllar geçtikçe yavaş yavaş gözden kaybolacak ama bir gün ortaya çıkarak 'her şeyi' yeniden hatırlatacak olan kitaplara arşivlik kitap denir, denebilir. Mesela Kemal Tahir'in kitapları edebi yönleri dışında arşivliktir, Uğur Mumcu kitapları da.

Yeni kelimesiyle başlayan her şey yeni bir düzen getirdi (dayattı) ve bu getiriden (dayatmadan) rahatsızlık duyan kimseler (muhalifler) derhâl etiketlenmeye başladı. Proje düşmanlığı'ndan vatan hainliği'ne uzanan bir etiketlenme bu. Kelimeler yeni kelimeleri getirdi, ortaya yeni deyimler, atasözleri, özdeyişler, ikilemeler, üçlemeler, beşlemeler ve adlandırmalar çıktı. Yakın zamanlardan iki örnek 'çapulcu' ve 'kahrolsun bağzı şeyler' olabilir.

Bir kesimi işaret eden, sadece işaret etmekle kalmayıp ötekileştiren, özsaygısını tehdit eden, varoluşuna saldıran kelimelerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Hemen birkaçını sıralamak gerekirse: sen kimsin, marjinal, fitne, biz yaparız, fıtrat, gereği yapılır, kurunun yanında yaş, mağdur, güruh...

Bir de herkese seslenilen, seslenilmesi gereken bir ortamda sadece belirli bir kesime seslenen kelimeler var. Bunlar da aslında yukarıdaki gibi diğerleri ittiren, sıkıştıran, bunaltan kelimeler: benim esnafım, kimse kusura bakmasın, hassasiyetlerimiz, dokunulmazlıklar, biz yaparız, en doğal hakkım...

Hayatımızın her yerini kaplayan ve bu kapladığı alanı sürekli genişleten kelimeler de var. Bu kelimeler 'samimiyet'ini çoktan kaybetmiş kelimeler olmasına rağmen bilen bilmeyen herkesin ağzında sakız gibi büyüyor, küçülüyor sonra da bir kenara tükürülüyor. Elbette en başta samimiyet kelimesi, sonra: yerli ve milli, yeni Türkiye, büyük resmi görmek, algı operasyonu, hegemonya, medeniyet denen, sadakat, itibar, bedel, üst akıl, bizim kültürümüzde yok, kınama etiği, öfke etiği...

Dizilerden üniversite isimlerine, belediye etkinliklerinden ana haber bültenlerine kadar gözümüze gözümüze sokulan kelimeler olmazsa olur mu? Olmaz. Bu kelimeler aslında hiç de göründüğü gibi 'goygoycu' değil. Son derece hassas. Çünkü bu kelimelere itiraz edecek ve onların hakkında 'abidik kubidik' yorumlar yapacak olursanız başına iş açabilirsiniz. Mesela 'linç' sizin için birden bire 'tahrik hakkı' sayılabilir. İşte o kelimeler: kadim, çift başlılık, durmak yok, merhamet, olağanüstü, şehitler ve şahitler, malazgirt, bayrak, mehter, İbn Haldun...

Tanıl Bora, Birikim dergisinde yazmaya başladığı kelime odaklı yazılarının ilhamını iki kitaptan aldığını söylüyor. İlki Baskın Bıçakçı ve Alper Aslandaş imzalı Popüler Siyasî Deyimler Sözlüğü. Diğeriyse Victor Klemperer'in LTI: Nasyonel Sosyalizmin Dili kitabı. Bu iki kitap da hiç şüphesiz arşivliktir. Bu arada 'hiç şüphesiz' de nasıl şüpheli duruyor öyle...

Zamanın Kelimeleri: Yeni Türkiye'nin Siyasî Dili, 278 sayfalık bir gazete olarak okunabilir aslında. Reklamsız, sansürsüz, gerçekçi. Sonra insan düşünüyor, bu kelimeler ne çok da karakterimize, şahsiyetimize, varlığımıza saldırıyormuş ya hu? Ne kadar yaralıyormuş aslında. Ne demek yani sen kimsin? Kimsem kimim. Öyle diyor Tanıl Bora mesela: "Sen kimsin! Güçlü ve zevkli bir tanımama jesti. Tanımıyorum seni, saymıyorum. Ehemmiyetsizsin, varlığınla yokluğun bir. Muhatap değilsin. Bir özne değilsin. Foucault 1969'da ünlü 'Kim konuşuyor?' konferansına Samuel Beckett'tan bir alıntıyla başlamıştı: 'Konuşanın kim olduğu kimi ilgilendirir sözü, konuşanın kim olduğunu dert eden birisinin sözüdür.' Sen kimsin!'in hor gören, tanımayan hoyrat büyüklenmesinin ardında da böyle bir dert yok mu? Tehdit algısı... ve tehdidi savuşturmak için o kim'i tanımlama erkini hep elinde bulundurma kaygısı... Böylece, kendi sözünden başka her sözü yetkisizleştirmek... 'Ne söylüyor?', 'ne yapıyor?' sorusunun ağzını, 'kim!' damgasıyla ('kim?' bile değil!) mühürlemek... Söyleyeni bile değil, söyleyene atfedilen kimliğin itibarını kırarak, söyleneni hiçleştirmek... Sözü kimlik kafesine kapatma stratejisi. Kimsem kimim kardeşim... Ben de senin gibi, insanlar arasında bir insanım. Sen benim söylediğime, sen benim yaptığıma bak... Kimsem kimim..."

Tekrar başa dönme ihtiyacı hissettim. Bir kelime ne kadar çok kullanılırsa o kadar etki kaybediyor. Yahut ters etki yaratıyor, ters tepiyor. Samimiyet gibi merhamet kelimesi de böyle. Merhamet neredeyse korkunç bir kelimeye dönüştü. İnsandan hayvana, ahşaptan çiçeğe kadar lafa gelince tam bir merhamet yurduyuz. Ama işe gelince insandan hayvana, ahşaptan çiçeğe kadar tecavüz. Kentleşme de bir tecavüz biçimidir mesela, bir süre sonra zevk almaya başlarsın. Oh dersin, şu gökdelenler ne güzel görünüyor akşamları. Işıl ışıl...

"Şehirlerin insanların başına yıkıldığı, binlerce insanın işsiz aşsız haksız hukuksuz bırakılarak 'medeni ölüme' mahkûm edildiği, 'kurunun yanında yaş' yakmanın adeta sürdürülebilir enerji yatırımına dönüştüğü bir vasatta... söz sahipleri Barış Bıçakçı'nın deyişiyle 'nişan alarak konuşur', hınç ve kin estetize edilir, terör-hıyanet-ihanet suçlamaları gaz bombası gibi yağdırılırken... zaten gadre uğrayanların hali konu edilmez, bilinmez, havadis olmazken... gerekçesinden sebebinden failinden muhatabından ari olarak, o saf 'insana bu yapılır mı?' irkintisi bile men edilirken... merhamet sağ kalır mı? Acı olan, vahim olan, 'halk içinde' merhametin gözelerinin kuruması, kurutulması... Zulümden, gaddarlıktan irkilme hassasının yittiği, kendi muhiti, kendi Biz'i haricindekilerin acılarına bigâne, 'bir insana bu yapılır mı?' haddinin tanınmadığı yerde, toplum olmanın hayatî bir kaynağı kuruyor demektir."

Biz küçükken 'kötü söz sahibinindir' derdik, samimiydik o vakitler. 'Ayna' derdik hatta, ne büyük bir imgeymiş sonra öğrendik. Büyürken, irfan sahiplerinin hep az konuşmayı tavsiye ettiğini okuduk. Dervişler az konuşur, erenler az konuşur, âlimler ve edipler az konuşur. Neden? Çok söz ya yalandandır ya da kötülük getirir, ondan. Öyle öğrendik. Edeb mesela: eline, diline, beline hâkim ol öğüdü. Hep öğütlerle büyüdük biz. Ama sonra bize öğüt verenlerin hiç de bu öğütler doğrultusunda yaşamadığını öğrendik. Sonra bir nefesle nefes aldık: "Şah Hatâyî’m neler gelir dilimden / hakikat kuşağın çözme belinden / nice özün bilmez derviş elinden / hırka ağlar tülbent ağlar şal ağlar."

İnsanın dilinden gelen, kendinden gelendir. Öz, bu yüzden sözdür. Özü sözü bir derken içi dışı bir olan kastedilir. Söz, şahsiyetin dile gelmiş hâlidir. Bu yüzden Tanıl Bora'nın kitabı aslında siyaset sahnesinin ve toplumumuzun psikolojik bir hikâyesi.

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 05.05.2018)

Çocuk Kal

Yüce Zerey'e

Sevgili çocukluğum, senin neyin eksik
Böyleydi ilk yüzünü kızartan soru
Çocukluğum, rüyası çoktan unutulmuş gecelerim
Kaybettiğin o hayret için biraz daha gayret

Her yara geleceği görür, söylemez
Bundandır yağmur başlarken yorganı yoklaman
Karanlığa sığınırsın, buna da şükür
Çocukluğum, gök gürültülerim benim

Ali ve Ömer arasındaydı benim çocukluğum
Biraz keskin biraz adil biraz yorgun
Meraklarım olmasa eve hiç dönmezdim
Oyunu bölen bir akşamdı ilk büyük kavgam

Çocukluğum, siyah çantam benim
Herkesin güldüğü andaki ciddiyetim
Sen ulu, sen yeşil, sen muhabbet
Hikâyende Bursa'dan bir şeyler var

Gel şimdi, gidiyoruz bir rüyanın yorumuna
Çocuk kal sen hiç ihtiyarlama

Yağız Gönüler
(Şiar, 14, Mart-Nisan 2018)

Senin hikâyen seninle başlamadı


Gece vakti ansızın titreyerek ve korkuyla uyanmak, kahvaltıdan hoşlanmamak, aşırı stres altında kulakta hissedilen uğultu, yara kabuğunu söküp kanatmaktan zevk almak, birçok işi yarım bırakmak, fiziki acıları yine fiziki acılarla aşmaya çalışmak, cevap vermek gereken durumlarda içe kapanmak, mülkiyetten korkmak, aşırı derecede risk sevmek, yürürken ya da bisikletle giderken daima süratli olmak... İnsan birçok huya ve davranışa sahiptir. Huylu huyundan vazgeçmez dense de hayat milyonlarca çözüm sunabilir insana (her seçme eylemi aynı zamanda bir vazgeçme eylemidir). Davranışlar ise huylara göre daha kolay değişebilir. Yani insan yedisinde neyse yetmişinde o olmayabilir. Dikkat edilmesi gereken nokta şu: huy vazgeçilmez olduğunda mizaca dönüşür, dolayısıyla bir davranış biçimi hâline geçer. Bu durum tehlikeli olabilir. Peki tüm bunların dışında, acaba huylarımızın ve davranışlarımızın ardında, doğrudan bizimle alakalı olmayan sebepler (sonuçlar ve dolayısıyla hikâyeler) olabilir mi? Elbette olabilir. Hatta birçoğu öyledir.

Mark Wolynn; depresyon, anksiyete, obsesif düşünceler, korkular, panik bozuklukları, kendine zarar verme, kronik ağrılar, kalıcı semptomlar ve durumlarla ilgili çalışmalar konusunda uzmanlaşmış, Kalıtsal Aile Travmaları konusunda Kuzey Amerika'nın en yetkin isimlerinden biri. Pittsburgh Üniversitesi, Batı Psikiyatri Enstitüsü, Omega Enstitüsü, Kaliforniya İntegral Çalışmaları Enstitüsü gibi birçok yerde eğitim vermiş olan Wolynn'in 2016 yılında çok önemli bir kitabı yayınlanmıştı: It Didn’t Start With You (Seninle Başlamadı). Kitap okuyucuyla buluştuktan bir süre sonra psikoloji alanında Silver Nautilus Kitap Ödülü'ne layık görüldü. Kalıtsal aile travmalarını irdeleyen kitap, miras olarak tanımlanan bu travmaların kim olduğumuza ne tür etkilerde bulunduğunu anlatıyor, sorunların üstesinden gelmenin yollarını açıklıyor.

HİÇBİR ŞEY KAYBOLMAZ, YÖN DEĞİŞTİRİR

Son yıllarda 'kalıtımsal zincir', 'aile dizilimi', 'kökler' gibi kavramları sıkça duyuyoruz. Çünkü insanları sadece ilaca ve hastanelere dayalı tedavi süreçleri tatmin etmiyor. Zaten bu süreçler şifa da vermiyor. İnsanların en büyük ihtiyacı anlatmak ve dinle(n)mek. Emekliliğinden sonra, yani kendiyle baş başa kaldıktan sonra 'ben neymişim?' diyenlerin sayısı gittikçe artıyor. İş değişiklikleri, okulu bırakmak, şehir ya da ülke değiştirmek sadece görünürdeki sonuçlar. Oysa tüm bunların altında, insanları bunları yapmaya zorlayan bir 'miras' vardır ki Jung şöyle der: "Ebeveynlerim, büyükanne, büyükbabalarım ve daha uzak atalarım tarafından tamamlanmamış, cevaplanmamış halde bırakılan şeylerin ve soruların etkisi altında olduğuma kuvvetle inanıyorum. Sıklıkla, bir ailede ebeveynlerden çocuklara geçen, kişisel olmayan bir karma var gibi görünür. Bana her zaman, önceki nesillerin yarım bıraktığı, tamamlamam veya belki de devam ettirmem gereken şeyler var gibi gelmiştir."

Mark Wolynn kimsenin dalmaya cesaret edemediği bir derinliği göze almış kitabı boyunca. Niyeti de apaçık aslında: "Bugün yüzleşmediğiniz şeyler, daha sonra tekrar karşınıza çıkar; genellikle de başlangıçtaki şartlardan iki kat daha zor bir şekilde. Travma sırasında beynin mevcut olayı deneyimlemekten sorumlu bölümü olan mediyal alın korteksi, konuşma merkezini kapar. Travmanın kelimelerle ifade edilememe durumu, tehdit ve tehlike sırasında beynin hatırlama becerisi azaldığındandır. Kelimeler olayı tariflemeye yetersiz kalır ve duygular devreye girer. Kişi ne olup bittiği hakkında kendisiyle ya da başkalarıyla iletişim kuramaz hale gelir. Hatırlamanın zorlaşması her şeyi unuttuğumuz anlamına gelmez. Travmatik olayın parçası olan kelimeler, görüntüler, duygular içinde taşıdığımız acılarımızın gizliliğini oluşturur ve bir süre sonra geri sarma tuşuna basılınca yeniden ortaya çıkar. Hiçbir şey kaybolmaz, parçalar sadece yön değiştirir."

YÜZLEŞ VEYA KABUL ET

Mark Wolynn kitapta birçok pratik sunuyor ama onun öncesinde problemlerin kaynağını bulmak için okuyucuyu zorluyor. Sorular soruyor, ödevler veriyor, kişinin kendini düşünmesini sağlayacak her formülü deniyor. Burada soruları doğru anlamak ve onlara doğru cevaplar vermek önemli. Wolynn bu kitabı okurken insanların duygu yükselmeleri yaşayacağını bildiğinden olsa gerek aynı soruları farklı biçimlerde yeniden sorabiliyor. Böylece okuyucu doğru cevabı kesin olarak verdiğinde işin farkına daha net bir şekilde varabiliyor. Doğru cevaplar demek, doğru çözüm yollarına ulaşabilmek demek.

Bugüne dek hiç tanımadığımız, konuşmadığımız veya anlamaya çalışmadığımız bir atamız (baba, amca, babaanne, dede ve devamı) yanı sıra davranışlarımız tamamen benzese de farkında olmadığımız bir atamız (anne, dayı, anneanne, dede ve devamı) hayatımızı başından beri etkilemiş olabilir, muhakkak da etkilemiştir. "İnsan kendi yükünü daima yeniden bulur" demiş Albert Camus. Bu anlamda, Wolynn'in yüzleşmeye veya kabullenmeye dair kitap boyunca süren çözüm önerileri, atalar yaşıyor olsa da olmasa da büyük faydalar sağlıyor. En büyük öncelik, durumun (sıkıntıların) farkına varmak: "Zihinsel anlayış kendi başına kalıcı bir değişimin meydana gelmesinde nadiren yeterli olur. Sıklıkla, farkındalığa derinden hissedilen bir içgüdüsel deneyimin eşlik etmesine ihtiyaç vardır."

CEVAPLAR ELBET ORTAYA ÇIKAR

İçgüdüsel deneyim ansızın gelir. Sonrasında belki bir mezarlık ziyaretiyle beraber yüzleşme, bir telefon konuşmasının ardından kabullenme. Lakin bazı sorunlar gömülmeyi reddeder ve bazı kabuller insanı daha çok kapana kıstırabilir. Bunun için kitap boyunca soruların peşinden bir dedektif gibi ilerlemek gerekiyor. Bir danışanın sözleridir: "Cevaplarını gezegenin en ücra köşelerinde ararken, iyileşmek için en harika kaynakların zaten benim içimde olduğunu, sadece ortaya çıkmayı beklediklerini anladım."

Bizden önceki aile bireylerine ait olan duyguların bizler tarafından taşınıyor ve paylaşılıyor oluşu "özdeşim duyguları" olarak isimlendiriliyor. Bu duygulara, yani kalbin derinliklerine ulaşabilmek için bazen o kalbin kırılması da gerekebiliyor. Çünkü insan en çok karanlıkta görür ama Wolynn'in belirttiği gibi fark edebilmek şartıyla. "Bu kadar acıya artık dayanamıyorum" dediğinde ve iyileşmek için bir çare aradığında dönüp kendi içine bakmalı insan, ağzından çıkan kelimelere. Çünkü köklere ve oradaki sorunları yakalayıp çözme yolundaki en büyük şifa kaynağı kelimeler. Düşünmeli ve hatırlamalı insan, kazımalı. Jung'la bitirelim: "Bilincinize getirmediğiniz her şey karşınıza kader olarak çıkar."

Yağız Gönüler
(Millî Gazete, 27.04.2018)